The Shards: Genciz, Güzeliz, Zenginiz. Tek Eksiğimiz Bir Seri Katil...
Disney+’ın yeni dizisi The Shards, 1981 Los Angeles’ında özel bir lisede okuyan, güzel, zengin ve genel olarak hayatta uğraşacak gerçek bir problemi bulunmadığı için birbirleriyle uğraşan bir grup genci anlatıyor. Gençlerin en büyük dertleri kimin kiminle yattığı, kimin kimi gizlice sevdiği ve yeni gelen çocuğun neden bu kadar tekinsiz olduğu. Bir de civarda insanları evcil hayvanlarıyla birlikte parçalayıp tuhaf kompozisyonlar halinde sergileyen bir seri katil var ama o, şimdilik ergenler arasındaki duygusal problemlerin biraz gerisinde kalıyor.
Bir American Psycho yazarı kolay yetişmiyor
Dizinin merkezinde, büyüyünce American Psycho’yu yazacak olan Bret Easton Ellis’in 17 yaşındaki hali Bret var. Bret zengin, yakışıklı, yetenekli, kız arkadaş sahibi ve herkesin davet edildiği partilere davet edilen biri. Yani hayatında mutsuz olmasını gerektirecek hiçbir eksik bulunmadığı için mutsuzluğunu tamamen kendi iç kaynaklarıyla üretmek zorunda. Gizli ilişkileri, bastırdığı cinsel kimliği ve çevresindeki herkese karşı duyduğu hafif tiksintiyle günlerini geçirirken okula Robert Mallory adında yeni bir öğrenci geliyor. Robert’ın yakışıklı, gizemli ve muhtemelen psikopat olması Bret’in zaten çok sakin olmayan iç dünyasına son darbeyi indiriyor.
Bundan sonrası biraz American Psycho: Lise Yılları, biraz Beverly Hills 90210: Satanist Seri Katilli Özel Bölüm, biraz da Ryan Murphy’nin “Bütün oyuncular çok güzel, bütün evler çok büyük, şimdi birini vahşice öldürelim” anlayışının doğal bir sonucu. Ryan Murphy ile Bret Easton Ellis’in bir araya gelmesi de zaten benzin istasyonuyla kibrit fabrikasının ortak proje yapması gibi bir şey. Ortaya ölçülü, sade ve ayakları yere basan bir iş çıkmayacağı daha jenerik başlamadan belli.
Nitekim The Shards’da her şey son derece şık. Malikâneler şık, arabalar şık, kıyafetler şık, uyuşturucu kullanımı şık, bastırılmış eşcinsellik şık, telefonla ölüm tehdidi almak bile bir noktada parfüm reklamı estetiğine yaklaşıyor. Dizinin 1980’ler Los Angeles’ını yeniden kurma konusunda gerçekten etkileyici bir iş çıkardığını teslim etmek gerek. Özellikle müzikler, kostümler ve görüntü yönetimi zaman zaman hikâyenin kendisinden daha fazla ilgi çekiyor. Hatta bazı sahnelerde ekrandaki karakterlerin başına ne geleceğini değil, üzerlerindeki ceketin nereden bulunabileceğini merak ederken yakalayabilirsiniz kendinizi.
Evet o kız Cindy Crawford'a çok benziyor. Çünkü...
Oyuncu kadrosunda Cindy Crawford’un kızı Kaia Gerber ile Richard Gere’ın oğlu Homer Gere’ın bulunması da dizinin “ayrıcalıklı çocuklar” temasına oyuncu seçimi aşamasından itibaren sadık kalındığını gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında yöntem oyunculuk adına oldukça kapsamlı bir hazırlık yapılmış. Oyuncuların önemli bir bölümü, canlandırdıkları karakterler gibi daha doğdukları anda sıradan insanların birkaç tur önünde başlamışlar hayata. Yalnız dizide lise son sınıf öğrencilerini canlandıran bazı isimlerin veli toplantısına öğrenci olarak değil de okul aile birliği üyesi olarak katılabilecek yaşta görünmesi, Amerikan gençlik dizilerinin artık gelenekselleşmiş unsurlarından biri olarak burada da korunmuş.
Dizinin asıl gücü, Bret’in Robert’a yönelik giderek büyüyen takıntısında yatıyor. Robert gerçekten tehlikeli biri mi, yoksa Bret’in arzu, kıskançlık ve paranoya karışımı zihninin ürettiği bir tehdit mi, ilk bölümler boyunca tam olarak anlayamıyoruz. Bret’in sürekli devrede olan dış sesi de olayları açıklamaktan çok kuşkuyu artırıyor. Çünkü anlatıcımızın başkaları hakkında yaptığı tespitlere güvenmek mümkün olsa da kendi hakkında anlattıklarına pek güvenemiyoruz. Bir süre sonra dizideki seri katilin kimliğinden önce Bret’in anlattıklarının ne kadarının gerçekten yaşandığını merak etmeye başlıyoruz.
Buradaki temel sorun, dizinin seyirciye nasıl hissetmesi gerektiğini anlatma konusunda zaman zaman fazla hevesli davranması. Bret birine takıntılıysa bunu bakışlarından anlamamızla yetinilmiyor; dış ses de ayrıca gelip “Ben bu çocuğa fena halde takmıştım” diye tutanak tutuyor. Karakterler boş ve yüzeyselse dizi bunu göstermenin yanında birkaç kez de altını çiziyor. Böylece izleyicinin yanlışlıkla kendi yorumunu yapmasının önüne geçilmiş oluyor. Seri katil meselesi ise ilk dört bölüm itibarıyla merak uyandırıcı olsa da, çoğu zaman zengin gençlerin seks, kıskançlık ve parti trafiği arasında sırasını beklemek zorunda kalıyor.
Yine de The Shards, kusurlarına rağmen kolayca izlenen, atmosferi kuvvetli ve insanı bir sonraki bölüme taşıyacak kadar iyi kurulmuş bir dizi. Ryan Murphy’nin son yıllardaki bazı işlerinde görülen “çok iyi başladı, üçüncü bölümden sonra herkes aklına geleni yazdı” tehlikesi burada da mevcut; ancak ilk dört bölüm itibarıyla tren henüz rayında. Üstelik Bret Easton Ellis’in dünyasına aşina olanlar için yüzeydeki bütün o güzelliğin altında çürüyen bir şeyler olduğunu izlemek hâlâ keyifli.
Sonuç olarak The Shards, zenginlik, güzellik, bastırılmış arzular ve seri cinayetlerin birbirine karıştığı son derece gösterişli bir gençlik gerilimi. Derinlik arayanları zaman zaman sığ sulara çekebilir ama o suyun kenarında Gucci havlular, döneme uygun spor arabalar ve çok iyi bir 80’ler seçkisi bulunduğu için insan hemen şikâyet edemiyor. Şimdilik seyredilir. Sezon finaline doğru katilin kim olduğu kadar Ryan Murphy’nin kendini tutup tutamayacağını da merakla bekliyoruz.
facebook'ta Paylaş twitter'a yolla Allah'a havale et
|
|
|
|


.jpg)

.png)



.jpg)











.jpg)




