Sırat: Çölde Kaybolan Kız, Sinemada Kaybolan Sabrımız...
Cannes'dan Jüri Ödülü'yle dönen, Oscar'da iki dalda adaylık kazanan bu İspanyol yapımı, eleştirmenler arasında resmen bir cephe savaşı başlatmış: bir taraf "2025'in en özgün filmi" diye tapınırken, diğer taraf "izlemesi, anlaması, hazmetmesi zor bir film" diyerek daha temkinli bir mesafe koyuyor. Ben de dürüst olacağım, bu ikinci kampa daha yakınım, film boyunca saatime kaç kere baktığımı sayarken bir ara "acaba ben de kayıp mı oldum" diye düşündüm.
Konu ne?
Luis (Sergi López), oğlu Esteban'la birlikte Fas çöllerindeki bir rave partisine geliyor. Amaçları, aylar önce bu tür partilerden birinde sırra kadem basan kızı Mar'ı bulmak. Ellerinde fotoğraflarla, bas müziğinin yeri göğü inlettiği bir kalabalığın arasında umutla dolaşıyorlar. Sonunda, Mar'ı bulma umuduyla çölde son bir parti arayan raveci bir grubu takip etmeye karar veriyorlar. Bu yolculuk da giderek Moritanya sınırına, mayınlı araziye, askeri baskınlara uzanan bir kâbusa dönüşüyor. Yani özetle: adam kızını aramaya gitmiş, sonunda kendini resmen bir savaş filminin içinde bulmuş, festival bileti alırken bu kadar ekstra macera olduğunu kimse söylememiş kendisine, iade hakkı da yok tabii ki.
Atmosfer güçlü, ama hikâyeye çeviremiyor
Şunu kabul etmem lazım: filmin görsel ve işitsel gücü inkâr edilemez, Süper 16mm ile çekilmiş olması hikâyeye ham, gerçekçi bir doku katıyor, çöl manzaraları gerçekten göz dolduruyor. Ama benim asıl derdim şuydu: film bu atmosferi kurarken, bir noktadan sonra "atmosfer kurmayı" işin kendisi haline getiriyor, hikâyeyi ilerletmek yerine sizi aynı duygunun içinde uzun uzun bekletiyor. Sanki bir kahve makinesinin "hazırlanıyor" yazısına üç saat bakmışsınız gibi bir his. "Meditatif" dedikleri şey, bir noktadan sonra benim için sadece "yavaş" olmaya başladı, ki meditasyon yaparken bile insanın aklına "acaba akşam ne pişirsem" gibi sorular geliyor, bu filmde de öyle oldu.
Aynı düğünde aynı halay
Filmde kullanılan raveci figüranların çoğu gerçekten profesyonel olmayan, sahadan seçilmiş kişiler. Bu da sahnelere belgesel havası katıyor, kabul ediyorum, adamlar gerçekten dans etmiş, oyunculuk yapmamışlar. Ama bas müziğinin, dans sahnelerinin, o "sistemden kopmuş özgür yaşam" görüntülerinin bu kadar uzun tutulması, bir noktadan sonra "tamam anladık kardeşim, özgürsünüz, kural tanımıyorsunuz" dedirtiyor. Yönetmen bu sahnelerle bir duygu inşa etmeye çalışıyor ama benim için bu ruhsat süresini fazlasıyla aşmış.
Hem yönetiyor hem oynuyor
Oliver Laxe, filmde "Gurú" adlı bir karakterle kendisi de kamera karşısına geçmiş. Yönetmenin kendi filminde rol alması her zaman ilginç bir karar oluyor. Bir yandan "vizyonumu tam olarak ben taşıyayım" diyen bir güven var, diğer yandan da "keşke bu işi tamamen başkasına bıraksaydı" dedirten anlar da yok değil, adam hem senaryoyu yazmış hem yönetmiş hem de içine girmiş, bari bir de billboard'da poz verseydi tam kadro olurdu.
Politik alt metin var, ama örtük bırakılmış
Filmin Batı Sahra topraklarında geçmesi, mayınlar, askeri baskınlar, sınır kontrolleri gibi detaylar tesadüf değil gibi. Bu bölgenin siyasi geçmişine dolaylı bir gönderme var. Bunu bir İspanyol yönetmenin çekmiş olması da ayrı bir katman ekliyor zaten işin içine. Ama bu politik alt metin o kadar örtük bırakılmış ki, filmi izlerken bunu fark etmeniz için ya konuya zaten aşina olmanız ya da film bitince oturup ChatGPT’ye sarılmanız lazım.
Kıyamet mi bu yoksa metafor mu
Film ilerledikçe gerçeklikle mecaz arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Bu, dünyanın gerçekten sonu mu geliyor, yoksa hepsi Luis'in içsel çöküşünün bir yansıması mı, net değil. Bu belirsizlik bazı izleyiciler için filmin en güçlü tarafı, bende ise "bari bir şeye netlik kazandırsaydı abicim" hissi bıraktı. İki saate yakın bir yolculuktan sonra elinizde net bir şey kalmıyor.
İddialı ama yorucu
Bu filmin sinema tarihinde bırakacağı bir iz olduğunu düşünüyorum, teknik ve sanatsal cesareti tartışılmaz, Cannes boşuna ödül vermemiş. Ama "keyifli bir izleme deneyimi" arıyorsanız, bu film size onu vermiyor. Sizi bilerek, isteyerek yoruyor, ve bu yorgunluk herkes için "anlamlı" bir yorgunluğa dönüşmeyebilir. Ben açıkçası ikinci gruptaydım, sinemadan çıkarken "ruhsal bir arafta" değil, "acaba akşam ne yesem" arafındaydım.
Puan: Görsel ve işitsel atmosfer 90, hikâyenin bu atmosferi taşıma başarısı 45, rave sahnelerinin gereğinden uzun sürme oranı %70, filmi izlerken saate bakma sayım 71
(yvzozen Brüksel'den bildirdi)
facebook'ta Paylaş twitter'a yolla Allah'a havale et
okumak ister misiniz?
|
|
|
|



.jpeg)
.png)



.jpg)
















